20170528

MUTFAK


Diyelim ki, karşılıklı oturmuşsunuz. Mutfak masanın tam ortasında da sayfaları açık bir dergi duruyor, içinde bir yemek tarifi: Ançuez ve Kuşkonmazlı Spaghetti. Ocağın üzerinde de, tarifinden daha muhteşem olacağını düşündüğünüz bir tencere makarna fokurdamakta. Bir yandan da konuşuyorsunuz. Yaşamak istediğiniz yerlerden, kuşkonmazın artan popüleritesinden ve Amerika’da çıkmayı arzuladığınız araba yolculuğundan. Nasıl bir araba kiralardınız acaba? Thelma ve Louise’den bir Convertable, ya da şöyle eski bir Land Rover Jeep? Ama yok, tam olarak değil. 

Senin kafanda bir görsel yok, sadece hissiyatı var! Ve sonra pat.. “Ben biliyorum” diyor o. Telefonunu uzatıp “Jeep Wagoneer Wood”’un fotoğrafını gösteriyor. Araba hiç mühim değil aslında. Ama tam o an, en mühim oluyor.

En mühim, karşılıklı oturduğunuz bir masada, ne kelimelere ne de fotoğraflara dökebildiğin bir hayalini, sana göstermesi. Bazen, elinde tüm malzemeler olur ama ne yapacağını bir türlü bilemezsin ya. İşte  o an, sana tarifi veren bir kişi varsa karşında, ya da daha da güzeli, onu seninle beraber pişiren biri, onu tut. Çünkü birlikte hayal pişirmek pek güzeldir.

20170507

SENİ HATIRLADIM!


Başarısızlık nedir?
Mesela koskaca bir hayat başarısızlıkla geçer mi?
Çok fazla koşul var tabii.
Ve de cok fazla soru.
Aşk, para, endam…
Herşeyi bir kenera bırakıp boş vermiş olsan da bir şeyler vardır.
En sevdiğin şeyi yaptığını farzet.
Resim yapmayı, yazı yazmayı, dans etmeyi…
Ne zaman o noktaya varırsın?
En sevdiğin şeyi yaptığın halde bile ne zaman “başarısız olduğun” noktaya varırsın?
Eninde sonunda varırsın.
Çünkü hayat bu kadar acımasızdır.
Hayatta kalman gereken kabiliyet sana verilmemişse mesela.
Seni öyle bir fırlatmışlardır ki, hayatta kalman için gereken özellikleri, özellikle unutmuşlardır.
Havadan sudan konuşamazsın mesela.
Ya da elini kolunu nereye koyacağını bilemezsin kalabalıklarda.
Instoş’a afilli bir fotoğraf koyamazsın.
Birilerinin en kolay yapabildiği şeyi sen asla yapamazsın.
Sonra bir de üstüne üstlük, herkesin en kolay yaptığı şeyi sen yapamadığın için mahrum kalırsın, en güzel zevklerden eksik kalırsın.
Düşünsene, bir hayat var önünde.
Kısa veya uzun.
Çok da bilemiyorsun..
Ama o hayatta yapmak istediğin şeyler vardır tabii elbet.
Ve sonra büyük harflerle “BAŞARISIZLIK” gelip çatar.
İşte o zaman ya bir şeylere sarılacaksın.
Sarıldıkların gidince başka şeylere sarılacaksın.
Böyle bir süre devam edecek.
Ama eninde sonunda sarılamayacaksın.
Kolların boş kalacak.
Bir tek kendi vücudun duracak, seni terketmeyecek.
Sen de oflaya puflaya ona sarılacaksın.
O çirkin, beceriksiz şeye sarılacaksın.
Ve diyeceksin ki: “Seni hatırladım. Evet seni hatırladım”.
“Sen o başarısız varlıksın. Herşeyi eline yüzüne bulaştıransın.”
Evet, bulaştırıyor olabilirsin.
Bir sebebi vardır elbet.
Sen de bu düzenin bir parçasısın çünkü.
Birileri daha çok bağırıyor olabilir.
Birileri daha çok para kazanıyor olabilir.
Birileri daha çok gülüyordur belki.
Daha da güzel gülüyorlardır kesin.
Hep daha güzeli vardır.
Başarısızlık kardeşim,
Kardeşim dediğime bakma tabii
Mecazi.
Ama başarısızlık sanki şudur:
Herşeye  rağmen, tüm olmayanlara rağmen “ben”i alıp kalbine bastıramamak.
Halbu ki farketmezsin belki ama, hiçbir şeyi başaramazsan bile o kalp senindir. 
Ve “beni” alıp kalbine bastırmak tek yoldur, gerisi de hikayedir.
Şarkı da söyleyemezsin, dans da edemezsin, meteliksiz geberip gidersin de, o ayrı.

20150418

Ve John Maloof, Vivian Maier’i yarattı!


Öldükten sonra bize ne oluyor?
Çoğu zaman unutuluyoruz, bazen hemen bazen zamanla!
Bazılarımız ise meşhur oluyor.
Vivian gibi mesela…
Vivian Maier 1 Şubat 1926’da doğdu ve 21 Nisan 2009’da tek başına oturduğu bir bankta yere yığıldı ve öldü.
Gazetelerde ölüm ilanı yoktu.
Google’da “Vivian Maier” arama sonuçları bomboştu.
Vivian Maier “kimse”siz yok oldu.

Ekim 2009’da Vivian Maier meşhur oldu. Hayatı boyunca çektiği ve sakladığı tüm fotoğrafları internette yayınlandı ve bir anda tıklanma rekorları kırdı.
Ve John Maloof, Vivian Maier’i yarattı!

Vivian, Benjamin Button gibi hayatı tersten mi yaşadı. İlk başta yok oldu, sonra var mı oldu? Farkında olarak veya olmadan, kütüphanelerimizi ele geçiren kişisel gelişim kitaplarının anlatmaya çalışıp durduğu “varolmak için önce yok olmak gerekir” öğretisinin canlı bir örneği mi oldu!

Vivian,
Ben seni seviyorum.
Sen, boynunda her daim asılı duran Rolleiflex kameran, üzerine birkaç beden büyük elbiselerin ve yaşadığın odaların her metrekaresini doldurduğun birikmiş gazete yığınlarınla tuhaf bir kadındın. Dijitale henüz geçilmemiş bir dünyada 150.000 ‘in üzerinde fotoğraf çektin. Sokakların, çöplerin, bakışların, acıların, mağduriyetin, aşkın, çocukluğun, yaşlılığın, şaşkınlığın, hüznün, yalnızlığın, düşünceli hallerin ve kendinin! Sen çok iyi bir gözlemciydin ve çok iyi bir fotoğrafçıydın. Çektiğim fotoğrafların hepsinde yakalamak istediğim herşey seninkiler de mevcut: Kadrajın, bakış açın, ışığın… Benim kalbime çok derinden dokunuyorsun.

Vivian,
Ben seni sevmiyorum.
Sen, ailenden ve çocukluğunu geçirdiğin Fransa’dan uzak yaşayan ve evi olmayan yalnız bir kadındın. Hayatın boyunca 2-3 senelik dönemlerde farklı evlerde çocuklu ailelerin yanında dadı olarak çalıştın. Bakışların ürkütücü. Fotoğraf çekmek uğruna peşinde sürüklediğin çocukların hatıraları ekşi. Fotoğraflarının çekildiğinin farkında olmayan ve anları izinsiz çalınan insanların ifadeleri suçlayıcı. Ağzımda acı bir tat bırakıyorsun.

İşte tam da bu sebeplerden Vivian’cım, bilemiyorum.
Seni sevip sevmediğimi, var olup olmadığını, niye fotoğraf çekmek için hırsla yanıp tutuşurken, çektiklerini hiç kimseyle paylaşmadığını… Niye 150.000 negatifin arasında yalnız kalmayı tercih ettiğini bilmiyorum.

Ve bilmemek de hoşuma gidiyor. “Finding Vivian Maier” belgeselini izlemek ve sonra internetten fotoğraflarına bakmak beni mutlu ediyor. Bilmiyorum ama teşekkür ederim. Herşey de olması gerektiği gibi olmamalı zaten şu hayatta!




















20140703

dans dersi (1)


Ben, atları çok sevdim. Ve hep dedim ki: “Özgürlük ve güç ikimizin de kanında mevcut. İlişkimizi, eşsiz ve sınırsız sevgim oluşturuyor ve ben nasıl seviyorsam, onlar da beni aynı o şekilde seviyor, bu kadar basit.”

Basit değilmiş aslında, hem de hiç değilmiş. Tek kişinin verdiği “seviyorum” kararı, bir ilişkiyi ancak başlatabiliyormuş ve ben sadece başlangıçtaymışım, ömrüm boyunca… Şimdi burdayım, gökyüzünün koskocaman ve masmavi olduğu Montana’da. İlişkilerin verilen bir sözle başladığı ve o sözü tutmak için bir ömür boyu sarfedilen emekle sürdüğü bir yerdeyim. At binmeye gelip kendini keşfeden bir grup insanın arasındayım. Kovboyların ve atların bilgeliğinden dumura uğramış, öğrendikleriyle ne yapacağını bilmeyen, şaşkın ve korkmuş biriyim.

Kafamı toparlamaya çalışıyorum, fotoğraf makinemin otomatiğe aldığım odağı gibi bir bulanıklaşıp bir netleşen haldeyim. Yağmur hiç durmadan yağıyor ve içim sıkılıyor. “Şu ana kadar yaşadıklarım iyiydi halbuki.” diyorum. “Altından kalkamayacağım bir ilişkiye adım atmanın ne gereği vardı?”


Benimle ol.

“Bana söz ver” diyor at. “Bu ilişkiye başlamadan önce bana söz ver ki, beraber geçireceğimiz her anı birbirimize adayalım.” At, bana her şeyini vermeye hazır: dikkatini, zamanını ve benliğini. “Sadece benimle ol” diyor, “bunun için bana söz ver. Beraberken yapman ve düşünmen gereken herşeyi bir kenara bırak ve sadece benimle ol. Söz mü?”

Burada kovboylar var, “wrangler”lar. Yüzlerinin yarısını saklayan şapkalarının altından bakan gözleri var, özenle bağlanmış fularlarıyla uyumlu gömlekleri, yüksek belli jean pantolonlarının üzerine geçirdikleri püsküllü deri “chaps”leri ve renkli çizmeleriyle sergiledikleri duruşları var. Az konuşan halleri, konuştuklarında ise şükran dolu sözleri var; masalarına koyulan yemeğe, geçen günün getirdiği güzelliklere ve atlarından öğrendikleri bilgeliklere… “Her sabah, bu kadar özenle giyinmelerinin bir sebebi olmalı” diye düşünüyorum. Söz verdikleri için mi? Beraber geçen her anda, en iyileri olmak için birbirlerine söz veriyorlar. Bu sadece düğün gecesi sergilenen bir dans değil, her geçen gün biraz daha güzelleşen ve gelişen bir dans… Her gün, aynı bir Samuray savaşçısı gibi kendine ve kıyafetlerine özen göstererek giyinen bir kovboyun, bir çay seramonisi edası ile tımar ettiği atıyla sergilediği eşsiz ve sonsuz bir dans, ya da Zen felsefesinin aydınlanma olarak tanımladığı “satori”…

Atını manzaraya karşı özenle seçtiği yere bağlıyor. Malzeme kutusundan çıkardığı fırça, kaşağı ve tarak onun vücudunun bir uzantısı. Kovboyun kalbi elinde, tüm farkındalığı ile atını tımar ediyor. “Evet” diyorum, gözlerim bile dolmuş olabilir “evet, ben de söz veriyorum.” Bir sürü işi aynı anda yapmaya çalışarak yüzde yüzünü vermekten kaçmaya alışık bünyem, ıslak gözlerime ve kapısı aralanan yüreğime isyan ediyor, “Nasıl yani, kafamın içinde susmak bilmeyen sesi dinlemeyecek miyim? Telefonuma sarılıp başkalarının hayatlarına göz atmayacak mıyım? Sadece ben ve at mı olucaz?” - Evet. Zen budistin bir zamanlar dediği gibi: “Eğer zihin boşsa, her zaman her şey için hazırdır, her şeye açıktır!”


Nefes al.

Bir kovboy anlatıyor: “Atlar avlanılan hayvanlar, insanlar ise avlanan hayvanlardır. Avlanılan hayvanların kendilerini koruma içgüdülerinden dolayı farkındalıkları çok yüksektir. Acele ve panik dolu davranışlar kaçmakla bağlantılı olduğu için korkuyu çağrıştırır, onlar huzurlu ve güvenli ortamlara ihtiyaç duyarlar. Avlanan hayvanların davranışları ise hız odaklıdır. Her şeyin hemen olmasını isterler çünkü daha hızlı aksiyon daha çabuk kazanılan ödül demektir. Atla kurulacak ilişki için önce yavaşlamak şarttır. Yavaşlamak için nefes almak, aksiyona geçmeden önce hayal etmek gerekir. Nefesle beraber beliren niyet yani enerji atın ana dilidir. Başka bir lisana da ihtiyaç duymaz…”


Ol, yeter.

Atlar telaştan arınmış ortamlarda öğreniyorlar ve bilgiyi yavaş yavaş hazmediyorlar. Tek motivasyonları huzur ve güven içinde sadece “var olmak”. Kendi hallerinde oldukları her an bir ödül. Fazlasına ihtiyaçları yok. “Olmak, yetiyor!” diyor kovboy ve atın beklediği liderlik özelliğiyle net ve kararlı bir şekilde ondan istediğini belirtiyor ve elde ettiği anda onu rahat bırakıyor. Başardığını anlaması ve hazmetmesi için zaman veriyor.

Öğle yemeği molasındayız, beslenme paketime koyduğum sandviçimi aceleyle yerken bir yandan da ardından gelecek muzu ve kurabiyeleri düşünüyorum. Ve ajandamı… Yazıp üzerini çizdiğim ve yerine hemen yenisini koyduğum gerekenlerimi, anlık ve yetersiz zaferlerimi! Sonuç odaklı yaşıyorum, elde edene kadar huzur bulmuyorum, edince de fazlasını istiyorum, bir kurabiye canavarı kıvamında. Karşımda bir at öylece duruyor: “Kendin olmak dışında ihtiyaç duyduğun her şeyin geçici ve doyumsuz olduğunun farkında değil misin?” diyor, sanırım.


Anda kal.

Yeni öğrendiğim bir egzersiz. Dizginimle atın boynunu sola doğru çeviriyorum. Çenesinin boynunun altına doğru kıvrılıp vücudunu içeri doğu yığılmadan ayaklarının üzerinde dengeli bir şekilde taşıdığı o doğru anı bekliyorum. Bunun için başının yukarı doğru yükselmesi ve kulaklarının eşit bir seviyeye gelmesi gerekiyor. Bekliyorum ve izliyorum. Bunu yaptığı anda dizginleri serbest bırakıp onu kendi haline bırakmam gerekiyor. Anda kalmaktan başka bir seçeneğim yok. Yapması için on saniye de bekleyebilirim, bir saat de. Bilmiyorum. Ama yaptığı an onu rahat bırakmazsam yaptığı şeyin doğru hareket olduğunu anlamayacak ve ben o doğru anı kaçırmış ve onu ödüllendirememiş olacağım.


Teslim ol.

Tam yanımda bir kovboy, atının üzerinde ve hep anda. Kovboy, atının başını öne eğerek rahatlamasını sağlıyor. At, merkezine doğru çektiği arka ayaklarının üzerinde yükselen vücudu ve öne doğru eğilmiş boynuyla Leonardo da Vinci’nin illüstrasyonlarındaki gibi asil ve çekici. “Başını öne ey ve teslim ol” diyor, “Teslim ol ve güven. Direnmeyi bırakıp evrene boyun eydiğin zaman öğrenmeye başlayacaksın!” Atını güvende ve huzurda tutan bir kovboyu seyretmek, sanki ibadet etmek gibi… İlahi bir gücün varlığını görmek ve rahatlamak gibi.

devamı "dans dersi (2)'de.

20140702

dans dersi (2)


Ufak adımlar at.

“Hayat” diyorum, “bazen beni ürkütüyor.” Toprak yolda ilerliyoruz. Amacımız, kulaklarında kırmızı etiket olan ve ormanın uçsuz bucaksız köşelerine dağılmış yaklaşık 20 buzağıyı toparlayıp, genel kontröllerini yapmak ve tartmak için çiftliğe götürmek. “Yapmak istediğim şeylerin boyutu ve imkansızlığı gözüme o kadar büyük gözüküyor ki, başlamadan vazgeçiyorum. Büyük resimden korkuyorum ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Hayat da aynen öyle… Bazen yaşamak o kadar gözümü korkutuyor ki her şeyi bırakmak istiyorum.” Kovboy da dinliyor beni atlar da, ama hangisi cevap veriyor tam emin olamıyorum: “Korkunu yenmenin ve başarıya ulaşmanın tek bir yolu var: Ufak adımlar at” diyor. “Varmak istediğin yere olan mesafeyi düşünmeden sadece adımlarına konsantre ol ve adım adım ilerle.” Koskoca ormanda binbir köşeye dağılmış mavi, beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı etiketli 200 tane buzağıdan sadece kırmızı olanlarını ayıklayıp geldiğimiz 10 millik yolu, at üzerinde ve 20 kırmızı buzağı ile geri gitmemiz gerekiyor. 6 saat sonra çiftliğe varıyoruz, önümüzde kırmızı etiketlilerle. Müthiş bir hissiyat hepimizde, ya da belki de sadece bende. Zoru bu kadar kolay başarabilmek hissine alışıklar sanırım. Zor bir durum da yok zaten, her şey mümkün. Sadece adımların sayısı azalıp artabiliyor o kadar, o da sorun değil.


Zamansız ol.

Tüm zamanlar onların nasıl olsa. Bu koskocaman gökyüzünün altında zaman anlamını yitirmiş. “En iyi at eğitmenlerini diğerlerinden ayıran tek bir özellik vardır, o da sabır” diye yazıyor, akşamları yorgunluktan kapanan gözlerime zar zor hakim olup ancak tek bir sayfasını okuyabildiğim kitapta. “Eğer bana 100 yıl verilseydi bu sorunla nasıl başa çıkardım?” diye sor diyor, “karşına çıkan her sorunla.” Buradakiler okumamışlar bu kitabı, ama bu kitap okumuş sanırım onları çünkü bahsettiği en iyi eğitmenler onlar olsa gerek. Eminim ki atlar onlara her daim hatırlatıyor: “Ya bütün zamanımızı buna vereceğiz ya da şu saniye duracağız. Ne kadar acele edersen, o kadar çok zaman kaybedersin. Buna son vermenin tek bir yolu da yavaşlamak ve zamansız olmaktır.”


Benim ayaklarım artık senin.

Zamansız bir dünyanın o koskocaman göğünün hemen altında uzanan yemyeşil yeşilliklerde bir at ve üzerinde dört ayaklı bir “wrangler” var. Atın ayakları onun. Bu dansa başlamadan önce verilen bir karar, ve bu kararla varılan bir teslimiyet var: “Benim ayaklarım artık senin.” diyor at. Bu ilişkiyi zorla kullanılan güç yürütmüyor. Zaten öyle bir durumda, at kıyaslanamayacak bir farkla üstün gelirdi. Tam ortada, karşılıklı duyulan güven ve koşulsuz teslimiyetle tek olmuş iki vücut var. Ortak dilleri alışılagelmişin dışında bir şey: Fiziksel kuvvet değil, zihinsel güç de…


Hisset

Kovboyun eyerinin arkasında isminin baş harfleri yazmıyor. Onu, kendi isminden daha çok ilgilendiren başka bir gerçek var, eyerinin üzerine oturduğu her an var olan tek bir gerçek: “hisset”. Atıyla kurduğu ilişkinin ortak dili bu, hissiyat. Kendisinden yüz kat kuvvetli bir canlıya hissiyatıyla liderlik yapıyor. Atının güvenini, hisleri sayesinde kendine duyduğu güvenle kazanıyor. Liderler, çevresindekileri güçleriyle değil hisleriyle yönetirler çünkü değişmeyen tek gerçek budur. Akıl bize oyun oynar, fiziksel güç ise görecelidir. Hisler ise, dinlemeyi ve güvenmeyi başardığımız sürece bizim bu hayattaki pusulamızdır… Atını hissiyatıyla yöneten bir kovboy diyorsa bunları, büyüyünce onun gibi olmak dışında başka bir şey dileyemiyorum o an tanrıdan. “Umarım daha büyümemişimdir…”


Ben senin yansımanım.

“Evet, benim yansımamsın.” diye cevap veriyorum, aralarında dolaşırken ansızın peşime takılan ata. Yaptıkların, benim yaptıklarımın bir yansıması. Gitmen için karnında aniden hissettiğin sert ve sabırsız bacak vuruşlarıma karşı sert ve asabisin. Yavaşlaman için duyarsızca asıldığım dizginlere karşı duyarsızsın. Bana kızgınsın, senden tutarsızca talep ettiğim isteklerim için. Kızgınlığım, hırsım, sabırsızlığım, duyarsızlığım, hepsi benim… Elimi alnına sevgiyle uzattığım zaman, alnını bana sevgiyle uzatıyorsun. Ben huzur dolu nefes alıyorum, sen huzur dolu nefes veriyorsun. Dans etmeyi yeni öğrenirken sen bana, zamansızlığının verdiği genişlikle hareket ederken ben sana sabrediyorum. Sevgim, huzurum, sabrım ve duyarlılığım, hepsi benim.

Atların arasında yürüyorum. Birisi peşime takılıyor. Ağaçların arasında daireler çiziyorum, arkamda. Koşmaya başlıyorum, arkamda. Duruyorum, arkamda. Bir anda ağlamaya başlıyorum, hüngür şakır. İçimden taşan sevgiye hasretim. “Ben seninle dans ederken” diyorum “çok iyiyim.”

Teşekkürler.