20170602

AL GÖTÜR BİZİ BİZDEN!


Şimdi şöyle koyu yeşil bir pick-up düşün. İki adımda tırmanarak biniyorsun içine, ayakların yerden hop kesiliyor! Direksiyonu direksiyon, debriyajı debriyaj… Koltuğuna oturduğun an çarpı dört oluyorsun. 

Daracık yollara sokma beni” diyorsun adres danıştığın Google Maps’e, “Engebeli uçsuz yollarla gel bana geleceksen!” Şehirdesin tamam da, araziye özleminden bu söylediklerin. Bol bol vites değiştiriyorsun ki aranızdaki bağ kuvvetlensin, muhabbetiniz esaslı olsun. Güneş gözlüğünü de takmışsın, dirseğini hafif dışarı taşırmış pencereyi açmışsın, püfür püfür rüzgar esiyor. Köpeğin de yanında. Kanye West’ten “Famous” çalıyor, ses sonuna kadar açık. 

Al götür beni benden, başka da birşey istemem senden!”  diyip basıyorsun gaza. Sahne ışıkları yanıyor ve perde açılıyor.

Sultanahmet’in karışmış sokaklarında kaybolmuşsun. Mahallenin gençleri kesiyor aniden önünü, atlıyorlar yola. Pencereden uzanıp “Gençler” diyorsun, ağzından çıkanlara şaşkın devam ediyorsun: “Ezmeye kıyamadım sizi, pek yakışıklısınız!”  Pick-up’layken önyargılardan iki adım uzak, özgüvene de iki adım daha yakınsın da ondan bu endam. Denklem şahane, X4! Bulmaya çalıştığın adresi soruyorsun. “Biz götürelim abla seni.” diyip atlıyorlar arkaya. "Buradan sağa, şuradan sola" diyerek bağırıyorlar arkadan, bu şekil devam ediyorsunuz yola. Dikiz aynasından da bakıyorsun arada onlara. Bol bol selfie çekip şarkı söylüyorlar. “Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa olsa…”  Çünkü pick-up’ın arkası da sürücü koltuğu kadar keyiflendiriyor insanı. “Abla bombelerden geç, zıplat bizi” diye bağırıyorlar arkadan. Rüzgar esiyor, saçlar uçuşuyor! Oturdukları yerde çarpı dört oluyorlar onlar da, görüyorsun… 

Gençler köşede inince, köpeğin hopluyor bu sefer arkaya. Burnunu hemen havaya dikiyor, ön patilerini de yaslıyor kenara, yarı dikey pozisyonda yükseliyor.  Nasıl mutlu, kulakları rüzgardan savrulurken poposu da sevinçten dalgalanmakta. O da olmuş çarpı dört, belli. Yandan geçen arabalara kafa tutuyor, havlamak onun işi. Bu yollar da ondan sorulur, o kadar! Sonra ansızın kaldırımda başı boş dolaşan sokak köpeklerine ilişiyor gözü. Tüm ihtişamıyla bağırmaya başlıyor, “Tutmayın beni” der gibi. Tutan da yok aslında… Çifte kavrulmuş özgüveniyle hop atıveriyor kendini aşağıya! Köpekler şaşkın, daha önce arabadan düşen hemcinslerine rastlamamışlar belli ki. Pick-up’ı sağa çekip acele iniyorsun aşağı…  

Ve perde iniyor, sahne ışıkları kapanıyor!

Çünkü oyun buraya kadar. Yufka, sokak köpeklerinin arasında suspus, donmuş kalmış. Az önce ki cengaverden eser yok. Gözlerinin içine bakıyor, “çağır da geleyim yanına” der gibi. “Yufka” diyorsun “oyun bitti. Ayaklarımız yere basarken, boyumuzdan büyük işlere girmenin hiç gereği yok. İyisi mi sen gel yanıma.”  

Kısa bir süreliğine de olsa, Pick-up bizi bizden aldı işte… beni, mahallenin gençlerini ve Yufka’yı. Daha ne olsun!

20170530

FLU



FLU

Bir zamanlar bir yer vardı. Sokaklarında çakır keyif dolaşırken, tanıdık birileriyle karşılaşma ihtimalin hayli yüksek olduğundan suratını asla asmamalı, cüzdanı kaptırmamak için de çantanı omzuna çapraz ASMALI olduğun bir yer.  Artık böyle dertlerin yok tabii. Çünkü öyle bir yer yok, ya da çok flu.

Neyse ki, sen yine de oradaydın. Dışarıya taşan barın kenarına yaslanmış, sevgilinle derin bir sohbet halindeydin. Her an değişen hava durumuna rağmen, artık beyaz pantolon giyme zamanının geldiğine tüm kalbiyle inanan, üzerinde Blazer ceketi, cebinde mendili ve pöti kare gömleği ile daha önce hiç tanışmadığın İhsan Abi belirdi karşınızda ansızın. Elinde her daim tuttuğu viski bardağı ile keyfi yerinde bir adamdı ve hemen sohbetinize dahil oldu. Bir ara, sokak çalgıcıları yaklaştı yanınıza: “Duydum ki Unutmuşsun, Gözlerimin Rengini” sözleriyle seni hüzüne çekmek yerine, hiç bir kişisel gelişim seminerinin veremeyeceği bir özgüven bombardımana tuttular: “Vakka vakka yeyeyeye, Tanla Abla yeyeyeee, karizmatik abla, en kraliçe abla yeyeyeee!” İşte tam o an sen, çalgıcılar sayesinde gayet karizmatiktin ve sevgilin de doğal olarak pek yakışıklıydı. Belli belirsiz bir hoşluk vardı havada yani. 

Sonra, dikenleri ayıklanmış kırmızı gül demetleriye bir çingene yaklaştı yanınıza. Az önce tanıştığınız İhsan Abi hemen duruma müdahale edip, tüm demetleri satın aldı. Sana ve çevresini saran tüm kadınlara uzattı gülleri. Çünkü güller, İhsan Abi’nin hassas noktasıydı… Anlattığına göre, Osmanlı Sarayı’nda gülcülük yapan bir aileden gelmişti kendisi. Ve artık, sokakta karşılaştığı tüm çiçekçilerin güllerini almakla yükümlüydü… Bir demet gülü sana uzatmasıyla, güllerin niye tek sayıda verildiğine dair merak ettiğin soruyu sordun hemen: “Güller” dedi İhsan Abi, “tek sayıda verilir çünkü paylaşılmamaları gerekir.” “Evet”, dedin, “pek haklısın”. Sana uzattığı 11 adet gülden oluşan demete sıkıca sarıldın, paylaşmak niyetinden fazlasıyla uzaktın zaten o an. 

İhsan Abi’nin yanında güzel kadınlar vardı. 35 sene evli kaldığı eski karısı olarak tanıttığı ve sonra kahkahalara boğulup “Şaka şaka, o şu an yanımda değil tabii” diyerek bize tanıştırdığı pek samimi arkadaşı Feza Hanım vardı mesela; Türkiye’nin ilk mağara haritacılarından bir adamın kızı… Sonra, eski sevgilisi de oradaydı; üzerinde fil desenli bir gömlek ve yüzünde eşsiz bir gülümseme taşıyan eski sevgili!  Gece, İhsan Abi’nin az ilerdeki evinde devam etti. Hepimiz geldik. Ayakkabılar çıkınca, çizgili çoraplar geldi. Kara kaplı bir defter çıkınca çizimler geldi, bakanı apansız yakalayıp yavaşça içine çeken cinsten çizimler… Çalışma masasının çekmecesi açılınca, metal bir kutunun içinden el yazısıyla yazılmış şiirler geldi. “Benim de dedem şairdi” diyesin geldi bir de, gözlerin dolar gibi oldu sanki…

Oturuyordunuz hep beraber, İhsan Abi’nin zar zor kullandığı telefonuyla çektiği iki fotoğraf geldi sonra aranıza, yeni döndüğü Küba seyahatinden arda kalan. Renkli duvarların önünde poz veren Küba’lı çocukların görüntüleri yerine flu çekilmiş bu iki fotoğrafa baktınız uzun uzun. Hikayelerini dinleyip saatlerce güldünüz, kahkahalarla… Gece bitmeye yakın, İhsan Abi çizgili çoraplarını çıkardı ve ayaklarının çok güzel olduğunda hem fikir oldunuz hepiniz. İlk tanışmanın gerektirdiği tüm soruları es geçerek vedalaştınız, flu ama bir o kadar da gerçekti gece…

Öğrendin ki,  
Gülleri paylaşmamalı.
Ve bir de, böylesi flu anların fotoğraflarını duvarına asmalı.
Bir gün eğer “enseyi karartırsan”, baktıkça hatırlamalı;
o yerlerin ve o insanların hep var olacaklarını
Belli belirsiz de olsa.


Asmalı Mescit’e ve İhsan Abi’ye sevgilerle!

20170528

MUTFAK


Diyelim ki, karşılıklı oturmuşsunuz. Mutfak masanın tam ortasında da sayfaları açık bir dergi duruyor, içinde bir yemek tarifi: Ançuez ve Kuşkonmazlı Spaghetti. Ocağın üzerinde de, tarifinden daha muhteşem olacağını düşündüğünüz bir tencere makarna fokurdamakta. Bir yandan da konuşuyorsunuz. Yaşamak istediğiniz yerlerden, kuşkonmazın artan popüleritesinden ve Amerika’da çıkmayı arzuladığınız araba yolculuğundan. Nasıl bir araba kiralardınız acaba? Thelma ve Louise’den bir Convertable, ya da şöyle eski bir Land Rover Jeep? Ama yok, tam olarak değil. 

Senin kafanda bir görsel yok, sadece hissiyatı var! Ve sonra pat.. “Ben biliyorum” diyor o. Telefonunu uzatıp “Jeep Wagoneer Wood”’un fotoğrafını gösteriyor. Araba hiç mühim değil aslında. Ama tam o an, en mühim oluyor.

En mühim, karşılıklı oturduğunuz bir masada, ne kelimelere ne de fotoğraflara dökebildiğin bir hayalini, sana göstermesi. Bazen, elinde tüm malzemeler olur ama ne yapacağını bir türlü bilemezsin ya. İşte  o an, sana tarifi veren bir kişi varsa karşında, ya da daha da güzeli, onu seninle beraber pişiren biri, onu tut. Çünkü birlikte hayal pişirmek pek güzeldir.

20170507

SENİ HATIRLADIM!


Başarısızlık nedir?
Mesela koskaca bir hayat başarısızlıkla geçer mi?
Çok fazla koşul var tabii.
Ve de cok fazla soru.
Aşk, para, endam…
Herşeyi bir kenera bırakıp boş vermiş olsan da bir şeyler vardır.
En sevdiğin şeyi yaptığını farzet.
Resim yapmayı, yazı yazmayı, dans etmeyi…
Ne zaman o noktaya varırsın?
En sevdiğin şeyi yaptığın halde bile ne zaman “başarısız olduğun” noktaya varırsın?
Eninde sonunda varırsın.
Çünkü hayat bu kadar acımasızdır.
Hayatta kalman gereken kabiliyet sana verilmemişse mesela.
Seni öyle bir fırlatmışlardır ki, hayatta kalman için gereken özellikleri, özellikle unutmuşlardır.
Havadan sudan konuşamazsın mesela.
Ya da elini kolunu nereye koyacağını bilemezsin kalabalıklarda.
Instoş’a afilli bir fotoğraf koyamazsın.
Birilerinin en kolay yapabildiği şeyi sen asla yapamazsın.
Sonra bir de üstüne üstlük, herkesin en kolay yaptığı şeyi sen yapamadığın için mahrum kalırsın, en güzel zevklerden eksik kalırsın.
Düşünsene, bir hayat var önünde.
Kısa veya uzun.
Çok da bilemiyorsun..
Ama o hayatta yapmak istediğin şeyler vardır tabii elbet.
Ve sonra büyük harflerle “BAŞARISIZLIK” gelip çatar.
İşte o zaman ya bir şeylere sarılacaksın.
Sarıldıkların gidince başka şeylere sarılacaksın.
Böyle bir süre devam edecek.
Ama eninde sonunda sarılamayacaksın.
Kolların boş kalacak.
Bir tek kendi vücudun duracak, seni terketmeyecek.
Sen de oflaya puflaya ona sarılacaksın.
O çirkin, beceriksiz şeye sarılacaksın.
Ve diyeceksin ki: “Seni hatırladım. Evet seni hatırladım”.
“Sen o başarısız varlıksın. Herşeyi eline yüzüne bulaştıransın.”
Evet, bulaştırıyor olabilirsin.
Bir sebebi vardır elbet.
Sen de bu düzenin bir parçasısın çünkü.
Birileri daha çok bağırıyor olabilir.
Birileri daha çok para kazanıyor olabilir.
Birileri daha çok gülüyordur belki.
Daha da güzel gülüyorlardır kesin.
Hep daha güzeli vardır.
Başarısızlık kardeşim,
Kardeşim dediğime bakma tabii
Mecazi.
Ama başarısızlık sanki şudur:
Herşeye  rağmen, tüm olmayanlara rağmen “ben”i alıp kalbine bastıramamak.
Halbu ki farketmezsin belki ama, hiçbir şeyi başaramazsan bile o kalp senindir. 
Ve “beni” alıp kalbine bastırmak tek yoldur, gerisi de hikayedir.
Şarkı da söyleyemezsin, dans da edemezsin, meteliksiz geberip gidersin de, o ayrı.

20150418

Ve John Maloof, Vivian Maier’i yarattı!


Öldükten sonra bize ne oluyor?
Çoğu zaman unutuluyoruz, bazen hemen bazen zamanla!
Bazılarımız ise meşhur oluyor.
Vivian gibi mesela…
Vivian Maier 1 Şubat 1926’da doğdu ve 21 Nisan 2009’da tek başına oturduğu bir bankta yere yığıldı ve öldü.
Gazetelerde ölüm ilanı yoktu.
Google’da “Vivian Maier” arama sonuçları bomboştu.
Vivian Maier “kimse”siz yok oldu.

Ekim 2009’da Vivian Maier meşhur oldu. Hayatı boyunca çektiği ve sakladığı tüm fotoğrafları internette yayınlandı ve bir anda tıklanma rekorları kırdı.
Ve John Maloof, Vivian Maier’i yarattı!

Vivian, Benjamin Button gibi hayatı tersten mi yaşadı. İlk başta yok oldu, sonra var mı oldu? Farkında olarak veya olmadan, kütüphanelerimizi ele geçiren kişisel gelişim kitaplarının anlatmaya çalışıp durduğu “varolmak için önce yok olmak gerekir” öğretisinin canlı bir örneği mi oldu!

Vivian,
Ben seni seviyorum.
Sen, boynunda her daim asılı duran Rolleiflex kameran, üzerine birkaç beden büyük elbiselerin ve yaşadığın odaların her metrekaresini doldurduğun birikmiş gazete yığınlarınla tuhaf bir kadındın. Dijitale henüz geçilmemiş bir dünyada 150.000 ‘in üzerinde fotoğraf çektin. Sokakların, çöplerin, bakışların, acıların, mağduriyetin, aşkın, çocukluğun, yaşlılığın, şaşkınlığın, hüznün, yalnızlığın, düşünceli hallerin ve kendinin! Sen çok iyi bir gözlemciydin ve çok iyi bir fotoğrafçıydın. Çektiğim fotoğrafların hepsinde yakalamak istediğim herşey seninkiler de mevcut: Kadrajın, bakış açın, ışığın… Benim kalbime çok derinden dokunuyorsun.

Vivian,
Ben seni sevmiyorum.
Sen, ailenden ve çocukluğunu geçirdiğin Fransa’dan uzak yaşayan ve evi olmayan yalnız bir kadındın. Hayatın boyunca 2-3 senelik dönemlerde farklı evlerde çocuklu ailelerin yanında dadı olarak çalıştın. Bakışların ürkütücü. Fotoğraf çekmek uğruna peşinde sürüklediğin çocukların hatıraları ekşi. Fotoğraflarının çekildiğinin farkında olmayan ve anları izinsiz çalınan insanların ifadeleri suçlayıcı. Ağzımda acı bir tat bırakıyorsun.

İşte tam da bu sebeplerden Vivian’cım, bilemiyorum.
Seni sevip sevmediğimi, var olup olmadığını, niye fotoğraf çekmek için hırsla yanıp tutuşurken, çektiklerini hiç kimseyle paylaşmadığını… Niye 150.000 negatifin arasında yalnız kalmayı tercih ettiğini bilmiyorum.

Ve bilmemek de hoşuma gidiyor. “Finding Vivian Maier” belgeselini izlemek ve sonra internetten fotoğraflarına bakmak beni mutlu ediyor. Bilmiyorum ama teşekkür ederim. Herşey de olması gerektiği gibi olmamalı zaten şu hayatta!




















20140703

dans dersi (1)


Ben, atları çok sevdim. Ve hep dedim ki: “Özgürlük ve güç ikimizin de kanında mevcut. İlişkimizi, eşsiz ve sınırsız sevgim oluşturuyor ve ben nasıl seviyorsam, onlar da beni aynı o şekilde seviyor, bu kadar basit.”

Basit değilmiş aslında, hem de hiç değilmiş. Tek kişinin verdiği “seviyorum” kararı, bir ilişkiyi ancak başlatabiliyormuş ve ben sadece başlangıçtaymışım, ömrüm boyunca… Şimdi burdayım, gökyüzünün koskocaman ve masmavi olduğu Montana’da. İlişkilerin verilen bir sözle başladığı ve o sözü tutmak için bir ömür boyu sarfedilen emekle sürdüğü bir yerdeyim. At binmeye gelip kendini keşfeden bir grup insanın arasındayım. Kovboyların ve atların bilgeliğinden dumura uğramış, öğrendikleriyle ne yapacağını bilmeyen, şaşkın ve korkmuş biriyim.

Kafamı toparlamaya çalışıyorum, fotoğraf makinemin otomatiğe aldığım odağı gibi bir bulanıklaşıp bir netleşen haldeyim. Yağmur hiç durmadan yağıyor ve içim sıkılıyor. “Şu ana kadar yaşadıklarım iyiydi halbuki.” diyorum. “Altından kalkamayacağım bir ilişkiye adım atmanın ne gereği vardı?”


Benimle ol.

“Bana söz ver” diyor at. “Bu ilişkiye başlamadan önce bana söz ver ki, beraber geçireceğimiz her anı birbirimize adayalım.” At, bana her şeyini vermeye hazır: dikkatini, zamanını ve benliğini. “Sadece benimle ol” diyor, “bunun için bana söz ver. Beraberken yapman ve düşünmen gereken herşeyi bir kenara bırak ve sadece benimle ol. Söz mü?”

Burada kovboylar var, “wrangler”lar. Yüzlerinin yarısını saklayan şapkalarının altından bakan gözleri var, özenle bağlanmış fularlarıyla uyumlu gömlekleri, yüksek belli jean pantolonlarının üzerine geçirdikleri püsküllü deri “chaps”leri ve renkli çizmeleriyle sergiledikleri duruşları var. Az konuşan halleri, konuştuklarında ise şükran dolu sözleri var; masalarına koyulan yemeğe, geçen günün getirdiği güzelliklere ve atlarından öğrendikleri bilgeliklere… “Her sabah, bu kadar özenle giyinmelerinin bir sebebi olmalı” diye düşünüyorum. Söz verdikleri için mi? Beraber geçen her anda, en iyileri olmak için birbirlerine söz veriyorlar. Bu sadece düğün gecesi sergilenen bir dans değil, her geçen gün biraz daha güzelleşen ve gelişen bir dans… Her gün, aynı bir Samuray savaşçısı gibi kendine ve kıyafetlerine özen göstererek giyinen bir kovboyun, bir çay seramonisi edası ile tımar ettiği atıyla sergilediği eşsiz ve sonsuz bir dans, ya da Zen felsefesinin aydınlanma olarak tanımladığı “satori”…

Atını manzaraya karşı özenle seçtiği yere bağlıyor. Malzeme kutusundan çıkardığı fırça, kaşağı ve tarak onun vücudunun bir uzantısı. Kovboyun kalbi elinde, tüm farkındalığı ile atını tımar ediyor. “Evet” diyorum, gözlerim bile dolmuş olabilir “evet, ben de söz veriyorum.” Bir sürü işi aynı anda yapmaya çalışarak yüzde yüzünü vermekten kaçmaya alışık bünyem, ıslak gözlerime ve kapısı aralanan yüreğime isyan ediyor, “Nasıl yani, kafamın içinde susmak bilmeyen sesi dinlemeyecek miyim? Telefonuma sarılıp başkalarının hayatlarına göz atmayacak mıyım? Sadece ben ve at mı olucaz?” - Evet. Zen budistin bir zamanlar dediği gibi: “Eğer zihin boşsa, her zaman her şey için hazırdır, her şeye açıktır!”


Nefes al.

Bir kovboy anlatıyor: “Atlar avlanılan hayvanlar, insanlar ise avlanan hayvanlardır. Avlanılan hayvanların kendilerini koruma içgüdülerinden dolayı farkındalıkları çok yüksektir. Acele ve panik dolu davranışlar kaçmakla bağlantılı olduğu için korkuyu çağrıştırır, onlar huzurlu ve güvenli ortamlara ihtiyaç duyarlar. Avlanan hayvanların davranışları ise hız odaklıdır. Her şeyin hemen olmasını isterler çünkü daha hızlı aksiyon daha çabuk kazanılan ödül demektir. Atla kurulacak ilişki için önce yavaşlamak şarttır. Yavaşlamak için nefes almak, aksiyona geçmeden önce hayal etmek gerekir. Nefesle beraber beliren niyet yani enerji atın ana dilidir. Başka bir lisana da ihtiyaç duymaz…”


Ol, yeter.

Atlar telaştan arınmış ortamlarda öğreniyorlar ve bilgiyi yavaş yavaş hazmediyorlar. Tek motivasyonları huzur ve güven içinde sadece “var olmak”. Kendi hallerinde oldukları her an bir ödül. Fazlasına ihtiyaçları yok. “Olmak, yetiyor!” diyor kovboy ve atın beklediği liderlik özelliğiyle net ve kararlı bir şekilde ondan istediğini belirtiyor ve elde ettiği anda onu rahat bırakıyor. Başardığını anlaması ve hazmetmesi için zaman veriyor.

Öğle yemeği molasındayız, beslenme paketime koyduğum sandviçimi aceleyle yerken bir yandan da ardından gelecek muzu ve kurabiyeleri düşünüyorum. Ve ajandamı… Yazıp üzerini çizdiğim ve yerine hemen yenisini koyduğum gerekenlerimi, anlık ve yetersiz zaferlerimi! Sonuç odaklı yaşıyorum, elde edene kadar huzur bulmuyorum, edince de fazlasını istiyorum, bir kurabiye canavarı kıvamında. Karşımda bir at öylece duruyor: “Kendin olmak dışında ihtiyaç duyduğun her şeyin geçici ve doyumsuz olduğunun farkında değil misin?” diyor, sanırım.


Anda kal.

Yeni öğrendiğim bir egzersiz. Dizginimle atın boynunu sola doğru çeviriyorum. Çenesinin boynunun altına doğru kıvrılıp vücudunu içeri doğu yığılmadan ayaklarının üzerinde dengeli bir şekilde taşıdığı o doğru anı bekliyorum. Bunun için başının yukarı doğru yükselmesi ve kulaklarının eşit bir seviyeye gelmesi gerekiyor. Bekliyorum ve izliyorum. Bunu yaptığı anda dizginleri serbest bırakıp onu kendi haline bırakmam gerekiyor. Anda kalmaktan başka bir seçeneğim yok. Yapması için on saniye de bekleyebilirim, bir saat de. Bilmiyorum. Ama yaptığı an onu rahat bırakmazsam yaptığı şeyin doğru hareket olduğunu anlamayacak ve ben o doğru anı kaçırmış ve onu ödüllendirememiş olacağım.


Teslim ol.

Tam yanımda bir kovboy, atının üzerinde ve hep anda. Kovboy, atının başını öne eğerek rahatlamasını sağlıyor. At, merkezine doğru çektiği arka ayaklarının üzerinde yükselen vücudu ve öne doğru eğilmiş boynuyla Leonardo da Vinci’nin illüstrasyonlarındaki gibi asil ve çekici. “Başını öne ey ve teslim ol” diyor, “Teslim ol ve güven. Direnmeyi bırakıp evrene boyun eydiğin zaman öğrenmeye başlayacaksın!” Atını güvende ve huzurda tutan bir kovboyu seyretmek, sanki ibadet etmek gibi… İlahi bir gücün varlığını görmek ve rahatlamak gibi.

devamı "dans dersi (2)'de.

20140702

dans dersi (2)


Ufak adımlar at.

“Hayat” diyorum, “bazen beni ürkütüyor.” Toprak yolda ilerliyoruz. Amacımız, kulaklarında kırmızı etiket olan ve ormanın uçsuz bucaksız köşelerine dağılmış yaklaşık 20 buzağıyı toparlayıp, genel kontröllerini yapmak ve tartmak için çiftliğe götürmek. “Yapmak istediğim şeylerin boyutu ve imkansızlığı gözüme o kadar büyük gözüküyor ki, başlamadan vazgeçiyorum. Büyük resimden korkuyorum ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Hayat da aynen öyle… Bazen yaşamak o kadar gözümü korkutuyor ki her şeyi bırakmak istiyorum.” Kovboy da dinliyor beni atlar da, ama hangisi cevap veriyor tam emin olamıyorum: “Korkunu yenmenin ve başarıya ulaşmanın tek bir yolu var: Ufak adımlar at” diyor. “Varmak istediğin yere olan mesafeyi düşünmeden sadece adımlarına konsantre ol ve adım adım ilerle.” Koskoca ormanda binbir köşeye dağılmış mavi, beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı etiketli 200 tane buzağıdan sadece kırmızı olanlarını ayıklayıp geldiğimiz 10 millik yolu, at üzerinde ve 20 kırmızı buzağı ile geri gitmemiz gerekiyor. 6 saat sonra çiftliğe varıyoruz, önümüzde kırmızı etiketlilerle. Müthiş bir hissiyat hepimizde, ya da belki de sadece bende. Zoru bu kadar kolay başarabilmek hissine alışıklar sanırım. Zor bir durum da yok zaten, her şey mümkün. Sadece adımların sayısı azalıp artabiliyor o kadar, o da sorun değil.


Zamansız ol.

Tüm zamanlar onların nasıl olsa. Bu koskocaman gökyüzünün altında zaman anlamını yitirmiş. “En iyi at eğitmenlerini diğerlerinden ayıran tek bir özellik vardır, o da sabır” diye yazıyor, akşamları yorgunluktan kapanan gözlerime zar zor hakim olup ancak tek bir sayfasını okuyabildiğim kitapta. “Eğer bana 100 yıl verilseydi bu sorunla nasıl başa çıkardım?” diye sor diyor, “karşına çıkan her sorunla.” Buradakiler okumamışlar bu kitabı, ama bu kitap okumuş sanırım onları çünkü bahsettiği en iyi eğitmenler onlar olsa gerek. Eminim ki atlar onlara her daim hatırlatıyor: “Ya bütün zamanımızı buna vereceğiz ya da şu saniye duracağız. Ne kadar acele edersen, o kadar çok zaman kaybedersin. Buna son vermenin tek bir yolu da yavaşlamak ve zamansız olmaktır.”


Benim ayaklarım artık senin.

Zamansız bir dünyanın o koskocaman göğünün hemen altında uzanan yemyeşil yeşilliklerde bir at ve üzerinde dört ayaklı bir “wrangler” var. Atın ayakları onun. Bu dansa başlamadan önce verilen bir karar, ve bu kararla varılan bir teslimiyet var: “Benim ayaklarım artık senin.” diyor at. Bu ilişkiyi zorla kullanılan güç yürütmüyor. Zaten öyle bir durumda, at kıyaslanamayacak bir farkla üstün gelirdi. Tam ortada, karşılıklı duyulan güven ve koşulsuz teslimiyetle tek olmuş iki vücut var. Ortak dilleri alışılagelmişin dışında bir şey: Fiziksel kuvvet değil, zihinsel güç de…


Hisset

Kovboyun eyerinin arkasında isminin baş harfleri yazmıyor. Onu, kendi isminden daha çok ilgilendiren başka bir gerçek var, eyerinin üzerine oturduğu her an var olan tek bir gerçek: “hisset”. Atıyla kurduğu ilişkinin ortak dili bu, hissiyat. Kendisinden yüz kat kuvvetli bir canlıya hissiyatıyla liderlik yapıyor. Atının güvenini, hisleri sayesinde kendine duyduğu güvenle kazanıyor. Liderler, çevresindekileri güçleriyle değil hisleriyle yönetirler çünkü değişmeyen tek gerçek budur. Akıl bize oyun oynar, fiziksel güç ise görecelidir. Hisler ise, dinlemeyi ve güvenmeyi başardığımız sürece bizim bu hayattaki pusulamızdır… Atını hissiyatıyla yöneten bir kovboy diyorsa bunları, büyüyünce onun gibi olmak dışında başka bir şey dileyemiyorum o an tanrıdan. “Umarım daha büyümemişimdir…”


Ben senin yansımanım.

“Evet, benim yansımamsın.” diye cevap veriyorum, aralarında dolaşırken ansızın peşime takılan ata. Yaptıkların, benim yaptıklarımın bir yansıması. Gitmen için karnında aniden hissettiğin sert ve sabırsız bacak vuruşlarıma karşı sert ve asabisin. Yavaşlaman için duyarsızca asıldığım dizginlere karşı duyarsızsın. Bana kızgınsın, senden tutarsızca talep ettiğim isteklerim için. Kızgınlığım, hırsım, sabırsızlığım, duyarsızlığım, hepsi benim… Elimi alnına sevgiyle uzattığım zaman, alnını bana sevgiyle uzatıyorsun. Ben huzur dolu nefes alıyorum, sen huzur dolu nefes veriyorsun. Dans etmeyi yeni öğrenirken sen bana, zamansızlığının verdiği genişlikle hareket ederken ben sana sabrediyorum. Sevgim, huzurum, sabrım ve duyarlılığım, hepsi benim.

Atların arasında yürüyorum. Birisi peşime takılıyor. Ağaçların arasında daireler çiziyorum, arkamda. Koşmaya başlıyorum, arkamda. Duruyorum, arkamda. Bir anda ağlamaya başlıyorum, hüngür şakır. İçimden taşan sevgiye hasretim. “Ben seninle dans ederken” diyorum “çok iyiyim.”

Teşekkürler.

20140608

tüm zamanlar benim.

Tam şuan Minneapolis Saint Paul Havaalanı’nda geçirdiğim 12. saatimdeyim. NY’dan buraya geldiğimde akşam 9 sularıydı. Sırtımdaki, fotoğraf makineleri ve bilgisayarla dolu çok ağır çantamın altında henüz ezilmemiştim ve ortalama bir keyifle bavulumu sürerek ilerliyordum. Ümitsizce çalınmayı bekleyen terkedilmiş bir piyanonun çevresine yerleştirilmiş iki mükemmel koltuğa, bu havaalanındaki şaşırtıcı varlıklarını biran bile sorgulamadan hemen yerleştim. Biriken fotoğraf ve video editleme işleri 3 saat, geveze beynime direnen uyku girişimlerim bir 3 saat daha… Geçmiyor. Halbuki daha geçmesi gereken çok saat var, allahım. Havaalanından adımımı dışarı atmadığım ve niye burada olduğuma anlam vermekte bazen güçlük çektiğim bu Minneapolis’de bir ömür geçiriyorum, beni Montana’daki at çiftliğine taşıyacak Kalispell uçağıma binmek için geçen koskoca bir ömür!

Uyuyorum, kahve içiyorum, instagram’a fotoğraf koyuyorum, pencereden uçakları seyrediyorum, tuvalete gidiyorum, kitap okuyorum, wazup’laşıyorum. Birşey kalmayınca ve uyku tutmayınca da duruyorum, öyle boşboş, manasızca. Annemin karnında geçirmeyi reddettiğim son bir ay için hayat beni hep sınıyor, biliyorum, durmayı reddettikçe sınıyor. Çünkü ancak durduğum zaman hayat başlıyor. Ben Kallispell Havaalanı'na ulaşmadan önce 15 saat geçecek. At binmek için gideceğim çiftliğe varmadan önce iki saat daha. Dünyadaki bütün zaman bana aitmiş gibi, saatler geçecek, ve ben her geçen saat biraz daha rahatlayacağım ve niye koşturup durduğumu hatırlamakta giderek zorlanacağım. Koşturduğum neydi, yetişmesi gereken, aciliyeti olan, düşünüp durduğum neydi neydi?

Ve yavaşladığımda, tüm zamanlar benim olacak.


20140502

“yavrum, ben seni her halinle seviyorum.”


Şunu bilesin ki, plaj çantandaki kişisel gelişim kitaplarının veya moda dünyasının senden talep ettiği bütün varlıklarının mevcudiyeti, havlunun üzerinde içinin geçip de derin bir uykuya daldığın ve muhtemelen ağzının kenarından akan salyanın da dahil olduğu andaki hal ve durumuna en ufak bir etkisi olmayacaktır.
Bu sebepledir ki,  vazgeçilmez “back to basics” tarzının temeli aslında derin bir uyku halidir. İşte tam da o derin uyku halinde, neysen O’sundur ve kuşbakışı fotoğrafın seni sevenin hafızasına, instagramda alacağından kat ve kat fazla “like”la kazınıp, bir de usulca arkandan yaklaşarak seni sarıp sarmalayan kollara şahit oluyorsa eğer, bilesin ki sen zaten tatildesindir.
Çünkü tatil budur… Miami’de de olur, bodrum katında da, lokasyondan ve plaj çantanın içeriğinden bağımsız bir durumdur. Bunu sen de bal gibi biliyorsundur da, unutmuşsundur işte.
Belki de “yavrum, ben seni her halinle seviyorum” tarzı veya benzeri bir cümleye ihtiyacın vardır, o kadar…

Litvanya’lı fotoğrafçı Tadao Cern unutmamış allahtan. “Comfort Zone” ismini verdiği serisinde demiş ki, “keşke”… “keşke, plajlarda içi geçenlerin hallerinin ötesinde de benzer kurallar geçerli olsa, insanlar başkalarının kendileri hakkında ne düşünecekleri konusuna daha az kafa yorsalar. Fiziksel veya psikolojik noksanlıklarını saklamaya çalışmadan, tasaları bu olmadan.”

Sonuçta Ajda Pekkan’ın bile inanması zor olsa da şu sözleri mevcut: “Seviyorum seni inan her halinle, yüzündeki çizgilerinle, saçındaki beyazlarla benim için eskisinden daha güzelsin.”

Bu yaz güzel olacak, iyi tatiller.





vedat