20140702

dans dersi (2)


Ufak adımlar at.

“Hayat” diyorum, “bazen beni ürkütüyor.” Toprak yolda ilerliyoruz. Amacımız, kulaklarında kırmızı etiket olan ve ormanın uçsuz bucaksız köşelerine dağılmış yaklaşık 20 buzağıyı toparlayıp, genel kontröllerini yapmak ve tartmak için çiftliğe götürmek. “Yapmak istediğim şeylerin boyutu ve imkansızlığı gözüme o kadar büyük gözüküyor ki, başlamadan vazgeçiyorum. Büyük resimden korkuyorum ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Hayat da aynen öyle… Bazen yaşamak o kadar gözümü korkutuyor ki her şeyi bırakmak istiyorum.” Kovboy da dinliyor beni atlar da, ama hangisi cevap veriyor tam emin olamıyorum: “Korkunu yenmenin ve başarıya ulaşmanın tek bir yolu var: Ufak adımlar at” diyor. “Varmak istediğin yere olan mesafeyi düşünmeden sadece adımlarına konsantre ol ve adım adım ilerle.” Koskoca ormanda binbir köşeye dağılmış mavi, beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı etiketli 200 tane buzağıdan sadece kırmızı olanlarını ayıklayıp geldiğimiz 10 millik yolu, at üzerinde ve 20 kırmızı buzağı ile geri gitmemiz gerekiyor. 6 saat sonra çiftliğe varıyoruz, önümüzde kırmızı etiketlilerle. Müthiş bir hissiyat hepimizde, ya da belki de sadece bende. Zoru bu kadar kolay başarabilmek hissine alışıklar sanırım. Zor bir durum da yok zaten, her şey mümkün. Sadece adımların sayısı azalıp artabiliyor o kadar, o da sorun değil.


Zamansız ol.

Tüm zamanlar onların nasıl olsa. Bu koskocaman gökyüzünün altında zaman anlamını yitirmiş. “En iyi at eğitmenlerini diğerlerinden ayıran tek bir özellik vardır, o da sabır” diye yazıyor, akşamları yorgunluktan kapanan gözlerime zar zor hakim olup ancak tek bir sayfasını okuyabildiğim kitapta. “Eğer bana 100 yıl verilseydi bu sorunla nasıl başa çıkardım?” diye sor diyor, “karşına çıkan her sorunla.” Buradakiler okumamışlar bu kitabı, ama bu kitap okumuş sanırım onları çünkü bahsettiği en iyi eğitmenler onlar olsa gerek. Eminim ki atlar onlara her daim hatırlatıyor: “Ya bütün zamanımızı buna vereceğiz ya da şu saniye duracağız. Ne kadar acele edersen, o kadar çok zaman kaybedersin. Buna son vermenin tek bir yolu da yavaşlamak ve zamansız olmaktır.”


Benim ayaklarım artık senin.

Zamansız bir dünyanın o koskocaman göğünün hemen altında uzanan yemyeşil yeşilliklerde bir at ve üzerinde dört ayaklı bir “wrangler” var. Atın ayakları onun. Bu dansa başlamadan önce verilen bir karar, ve bu kararla varılan bir teslimiyet var: “Benim ayaklarım artık senin.” diyor at. Bu ilişkiyi zorla kullanılan güç yürütmüyor. Zaten öyle bir durumda, at kıyaslanamayacak bir farkla üstün gelirdi. Tam ortada, karşılıklı duyulan güven ve koşulsuz teslimiyetle tek olmuş iki vücut var. Ortak dilleri alışılagelmişin dışında bir şey: Fiziksel kuvvet değil, zihinsel güç de…


Hisset

Kovboyun eyerinin arkasında isminin baş harfleri yazmıyor. Onu, kendi isminden daha çok ilgilendiren başka bir gerçek var, eyerinin üzerine oturduğu her an var olan tek bir gerçek: “hisset”. Atıyla kurduğu ilişkinin ortak dili bu, hissiyat. Kendisinden yüz kat kuvvetli bir canlıya hissiyatıyla liderlik yapıyor. Atının güvenini, hisleri sayesinde kendine duyduğu güvenle kazanıyor. Liderler, çevresindekileri güçleriyle değil hisleriyle yönetirler çünkü değişmeyen tek gerçek budur. Akıl bize oyun oynar, fiziksel güç ise görecelidir. Hisler ise, dinlemeyi ve güvenmeyi başardığımız sürece bizim bu hayattaki pusulamızdır… Atını hissiyatıyla yöneten bir kovboy diyorsa bunları, büyüyünce onun gibi olmak dışında başka bir şey dileyemiyorum o an tanrıdan. “Umarım daha büyümemişimdir…”


Ben senin yansımanım.

“Evet, benim yansımamsın.” diye cevap veriyorum, aralarında dolaşırken ansızın peşime takılan ata. Yaptıkların, benim yaptıklarımın bir yansıması. Gitmen için karnında aniden hissettiğin sert ve sabırsız bacak vuruşlarıma karşı sert ve asabisin. Yavaşlaman için duyarsızca asıldığım dizginlere karşı duyarsızsın. Bana kızgınsın, senden tutarsızca talep ettiğim isteklerim için. Kızgınlığım, hırsım, sabırsızlığım, duyarsızlığım, hepsi benim… Elimi alnına sevgiyle uzattığım zaman, alnını bana sevgiyle uzatıyorsun. Ben huzur dolu nefes alıyorum, sen huzur dolu nefes veriyorsun. Dans etmeyi yeni öğrenirken sen bana, zamansızlığının verdiği genişlikle hareket ederken ben sana sabrediyorum. Sevgim, huzurum, sabrım ve duyarlılığım, hepsi benim.

Atların arasında yürüyorum. Birisi peşime takılıyor. Ağaçların arasında daireler çiziyorum, arkamda. Koşmaya başlıyorum, arkamda. Duruyorum, arkamda. Bir anda ağlamaya başlıyorum, hüngür şakır. İçimden taşan sevgiye hasretim. “Ben seninle dans ederken” diyorum “çok iyiyim.”

Teşekkürler.

20140608

tüm zamanlar benim.

Tam şuan Minneapolis Saint Paul Havaalanı’nda geçirdiğim 12. saatimdeyim. NY’dan buraya geldiğimde akşam 9 sularıydı. Sırtımdaki, fotoğraf makineleri ve bilgisayarla dolu çok ağır çantamın altında henüz ezilmemiştim ve ortalama bir keyifle bavulumu sürerek ilerliyordum. Ümitsizce çalınmayı bekleyen terkedilmiş bir piyanonun çevresine yerleştirilmiş iki mükemmel koltuğa, bu havaalanındaki şaşırtıcı varlıklarını biran bile sorgulamadan hemen yerleştim. Biriken fotoğraf ve video editleme işleri 3 saat, geveze beynime direnen uyku girişimlerim bir 3 saat daha… Geçmiyor. Halbuki daha geçmesi gereken çok saat var, allahım. Havaalanından adımımı dışarı atmadığım ve niye burada olduğuma anlam vermekte bazen güçlük çektiğim bu Minneapolis’de bir ömür geçiriyorum, beni Montana’daki at çiftliğine taşıyacak Kalispell uçağıma binmek için geçen koskoca bir ömür!

Uyuyorum, kahve içiyorum, instagram’a fotoğraf koyuyorum, pencereden uçakları seyrediyorum, tuvalete gidiyorum, kitap okuyorum, wazup’laşıyorum. Birşey kalmayınca ve uyku tutmayınca da duruyorum, öyle boşboş, manasızca. Annemin karnında geçirmeyi reddettiğim son bir ay için hayat beni hep sınıyor, biliyorum, durmayı reddettikçe sınıyor. Çünkü ancak durduğum zaman hayat başlıyor. Ben Kallispell Havaalanı'na ulaşmadan önce 15 saat geçecek. At binmek için gideceğim çiftliğe varmadan önce iki saat daha. Dünyadaki bütün zaman bana aitmiş gibi, saatler geçecek, ve ben her geçen saat biraz daha rahatlayacağım ve niye koşturup durduğumu hatırlamakta giderek zorlanacağım. Koşturduğum neydi, yetişmesi gereken, aciliyeti olan, düşünüp durduğum neydi neydi?

Ve yavaşladığımda, tüm zamanlar benim olacak.


20140502

“yavrum, ben seni her halinle seviyorum.”


Şunu bilesin ki, plaj çantandaki kişisel gelişim kitaplarının veya moda dünyasının senden talep ettiği bütün varlıklarının mevcudiyeti, havlunun üzerinde içinin geçip de derin bir uykuya daldığın ve muhtemelen ağzının kenarından akan salyanın da dahil olduğu andaki hal ve durumuna en ufak bir etkisi olmayacaktır.
Bu sebepledir ki,  vazgeçilmez “back to basics” tarzının temeli aslında derin bir uyku halidir. İşte tam da o derin uyku halinde, neysen O’sundur ve kuşbakışı fotoğrafın seni sevenin hafızasına, instagramda alacağından kat ve kat fazla “like”la kazınıp, bir de usulca arkandan yaklaşarak seni sarıp sarmalayan kollara şahit oluyorsa eğer, bilesin ki sen zaten tatildesindir.
Çünkü tatil budur… Miami’de de olur, bodrum katında da, lokasyondan ve plaj çantanın içeriğinden bağımsız bir durumdur. Bunu sen de bal gibi biliyorsundur da, unutmuşsundur işte.
Belki de “yavrum, ben seni her halinle seviyorum” tarzı veya benzeri bir cümleye ihtiyacın vardır, o kadar…

Litvanya’lı fotoğrafçı Tadao Cern unutmamış allahtan. “Comfort Zone” ismini verdiği serisinde demiş ki, “keşke”… “keşke, plajlarda içi geçenlerin hallerinin ötesinde de benzer kurallar geçerli olsa, insanlar başkalarının kendileri hakkında ne düşünecekleri konusuna daha az kafa yorsalar. Fiziksel veya psikolojik noksanlıklarını saklamaya çalışmadan, tasaları bu olmadan.”

Sonuçta Ajda Pekkan’ın bile inanması zor olsa da şu sözleri mevcut: “Seviyorum seni inan her halinle, yüzündeki çizgilerinle, saçındaki beyazlarla benim için eskisinden daha güzelsin.”

Bu yaz güzel olacak, iyi tatiller.





vedat