20130924

bir filmden.

- gerçekten birini sevdin mi?
- evet.
- kimi?
- gerçekte olmayan birisini.













20130804

saklambaç oynamayı biliyorsundur.

saklandım. zaten hep saklıydım. güvenim, sevgim, gücüm saklı. çünkü saklıyken rahatım. anlamıyor musun? saklıyken her şey daha normal. ne daha iyi ne daha kötü. normal. kaybetmek de normal. apansız sarılmak da.





20130709

kaya gibi

Hayır işte, New York'u doldurup taşan gökdelenler beton, cam ve demirden değiller. Dimdik, hareketsiz, renksiz ve soğuk hiç değiller. Bir Alman'ın gözünden New York, buruşmaya başlayan görüntüsüyle orta yaşlı ama parıl parıl, akıcı ve flu gibidir! Carsten Witte'in gözleri, kaya gibi Financial District'i işte bu hale getirmiş. Fotoğrafın, ve Berlin'e aşık olduktan sonra Almanca gördüğüm hayallerin gücü adına!







mal budur!

Oturup doğru anın gelmesini bekleyen bir adam daha: Alexey Bednij. Aklındaki fotoğrafa ulaşabilmek için sabırla saatlerce bekleyen, o ender adamlardan biri. Benim bildiğim bir de Richard var işte, "On The Beach" serisini oluşturmak için karısıyla gittiği Hawaii tatilinde saatlerce otelinin balkonunda oturup plajda güneşlenen insanların doğru komposizyonlar oluşturmasını bekleyen sevgili Richard...

Alexey, her ne kadar yoğun manüpilasyona uğratsa da, fotoğraflarını oluşturabilmek için saatlerce doğru anı bekliyor. E kolay değil Alexey'cim senin işin hiç! Hepimizin bir gölgesi var yuvarlanıp gittiğimiz şu hayatta, yin'imiz ve yang'ımızla varız biz. Ama kimseciklere de kolay kolay göstermeye niyetimiz yok, en derinlere gizlediğimiz "gölge"lerimizi. Doğru an için güneşin tepeden vurması da yetmiyor, işin kötüsü! Doğru müziğin çalması gerekiyor belki, içkinin dibine vurulması ya da korkudan ödünün kopması, ne biliyim ölümün gelip çatması kapına, kanın beynine çıkması öfkeden ya da kalbinin acıdığını hissedecek kadar üzülmen gerekiyor. Belki de öyle bir noktaya gelmen gerekiyor ki, kaybedecek hiçbir şeyinin veya hiç kimsenin kalmadığı bir noktaya. O zaman yin'leri yang'ları ne var ne yok masaya döküp "işte kardeşim mal bu, beğenirsen al, yoksa ikile..!" deyip, Alexey'ciğin de saatlerce beklemesine değecek bir an çıkartırsın ortaya belki, kimbilir.

Bu kadar da zor olmamalı. Hepimiz gölgeliyiz sonuç itibariyle, saklamak niye.





acı bulaşıcıdır, dikkat!


Nasıl oluyor da hepsi Cafe Lehmitz'de toplanmışlar? Birbirlerini nasıl bulmuşlar, nasıl çığrından çıkmış her şey? Bardakta durmayı bilemeyen içkiden mi, müzik kutusundan tekrar tekrar çalınan "hep o şarkı"dan mı, düşünmeden sarfedilen sözlerden, maziden taşınan yaralardan veya tüm bedenlerini saran yapayalnızlıklarından mı? Acaba ilk müdavimin mi canı çok yanmış ve sonra o, diğerlerinin de canlarının yanmasını istemiş. Kendi acısını biraz olsun hafifletebilmek için, yeni gelenlere mi dağıtmış ruhundan taşanlardan? Katlanıp büyümesi bu sebepten mi, Cafe Lehmitz'deki bu "acı"nın? Bu delirmişlik, bu baştan çıkmışlık, bu iç güdüsel haller niye? Kıyamet orada mı kopmuş?

Anders Petersen, muhteşem bir fotoğrafçı. 1967-1970 seneleri arasında 3 senesini geçirdiği Cafe Lehmitz'de fotoğrafladığı şey, benim de tanık olduğum "acı". Kıyamet, orada kopmuş. Ve hala kopuyor. Her zaman, her yerde, acısını bırakıp devam etmek yerine, ona sımsıkı sarılıp yıpranan ve yıpratanlar olduğu sürece kopuyor.

Acı bulaşıyor. Bu sebepten, benim tavsiyem Cafe Lehmitz'e girmemen.