Allah kahretsin. Hangi noktada oldu bu bana? Annemin karnından 8 ay sonunda çıkmaya karar verdiğim an mı belli etti kendini? Bilemiyorum. Sylvester Stallone’u hep çok sevdim, Kadir İnanır’ın o maço hallerini, He-Man’in haykırışlarını: Güç bendeeeeeeee artık. Aman allahım, ilk köpeğimin ismi de Mafya’ydı. Olacak iş değil. Kime meydan okuyorum ben? Bu dünyayı ben mi yarattım, omuzlarımda tüm insanlığın yükünü mü taşıyorum? 9 ay annemin karnında kalmak yerine, kafa tutup yok saydığım bir ay bana ne kazandırdı? Bu maço haller, hayatıma girmeye çalışanlara dayattığım kurallar, girenlerden kestiğim haraçlar, direndiğim ve içinden çıkamadığım olaylar, kontrol etmeye çalıştığım bir hayat…
Allahtan çok kısa da olsa Ubud girdi hayatıma, sadece on gün kaldı ve sonra gitti. Orada, bir gün içinde yüz defa “Merry Christmas” dileyen bir resepsiyonist vardı, restoranlar İngilizce anlamasa da “ok ok” diyip gülümseyen garsonlarla dolup taştı. Karmaya inandığı için, yanlışlıkla tarifenin on katı fazla ödenen parayı iade eden bir taksi şöförü, günde üç defa tanrılarına ikramda bulunan kadınlar, tütsü kokan sokaklar, trafiğin ters ve zamanın yavaş aktığı volkanik bir ada olan Bali’nin, elindeki 500 dolarla kendini milyoner hissettiren bir şehriydi Ubud.
Bali’ye balayına gitmedim. Gitmezdim, çünkü kafamda ki balayı için çok klişe bir mekandı. Hayatıma girecek erkek de mesela sakallı olmalı, espri yapmalı, bembeyaz dişleri harika bir gülüşü olmalı, parmakları uzun, evi kitaplarla dolup taşmalıydı. Çünkü ben biliyorum! 8 aylıkken çıkmam gerektiğini çok iyi bildiğim gibi, kime aşık olmam gerektiğinden, nerede balayına gitmem gerektiğine kadar herşeyi. Uçak kaçırmanın, terkedilmenin, parasız kalmanın çok kötü şeyler olduğunu biliyorum mesela. Bahçeli bir evde yaşasaydım, sert bir yüz ifadem olmasaydı, 1.30 cm koşabilecek bir atım olsaydı daha mutlu olacağımı da biliyorum. Ve “kötü” olanlara direnirken “iyi” olanları direterek yaşıyorum, kendi hayatımın mafya babası tadında.
Mesela elime bir silah tutuştursalar sıkacağım dolu an var, allahtan tutuşturmadıkları. Bali’de birtürlü yaptıramadığım masaj randevumu alamayan kadına sıkacağım gibi. Sevmesini isteyip de sevemeyen insanlar, müsabakada engel reddeden atlar, olmasını isteyip de olamayan işler, güzel geçmesini isteyip de geçmeyen günler var işte. Ve gerçek şu ki hepsini çekip vurmam imkansız.
Ubud’da kaçırdığım masajlara lanet ettiğim gün, durdum ve teslim oldum. İçimi öyle bir korku sardı ki, sanırım ölüm gibiydi. Ya da yenilmek gibi. Halbu ki teslim olmak yenilmek değil kazanmaktı.
Bunu anladığım gün Bali’de balayında bile olabilirim, hiç farketmez.
20140109
20131205
elif.
Bir defilenin son saatleri bir ömür gibi geçer mi?
Bir ömre sığmayan farkındalıklar bir defilenin son saatlerinde akla gelir mi?
Kadının halleri vardır mesela.
Topuklu ayakkabılara maruz kalan ayakların çıplak halleri
Tek başına kalındığında, kapatılması gereken fermuara uzanan kolların iki büklüm halleri
Yorgunluktan kapanan gözlerin, usulca masaya kıvrılan boynun, vücudun altına toparlanan upuzun bacakların.
Başka halleri de vardır.
Usulca içeri giren, yapılanın yanı sıra yapılış tarzıyla kalbi saran.
Huzur, güç ve güven veren.
En iyisini yapan bir hal.
Kadının 'couture' hali.
Bir defilenin son saatleri geçip giderken başka bir kadına ilham veren bir hal.
20131106
görünmeyen kadınlar
Saklambaç oyununda ulaşılabilecek en büyük zafer, kimseciklerin seni saklandığın yerde bulamamasıdır.
Oyun başlar, ebe 10'dan geriye sayarken koşarak kendini en rahat hissedebileceğin gizli bir köşeye yerleşiverirsin. Yavaş yavaş saklananlar bulunmaya başlar, ama sen hala farkedilmemişsindir. Kimse seni görmemiştir. Zaman ilerledikçe, karınlar acıkır göz kapakları ağırlaşır. Oyunun zevki kaçmaya başlar ve evlere dağılınır, eksikliğinin farkına varılmadan. Saatler geçer, haftalar geçer, aylar yıllar geçer… Oradasındır. Rahat, mutlu, güvende, gözlerden ve kargaşadan uzak, kendi ortamında tam da istediğin gibi, fakat unutulmuş.
Ama demeye başlarsın, acaba dersin, keşke… bulunsa mıydım? O zaman farklı olur muydu geçen zaman? Dışarıya çıksaydım nasıl bir kadın olurdum? Anlayıp severler miydi beni, takdir görüp onaylanır mıydım? Benim o narin ve kırılgan ruhum yaralanmadan ayakta kalmayı başarır mıydı? Çünkü yapmak istediklerim var aslında, saklandığım yıllarda aklıma gelen sözlerim var…
Amerikalı fotoğrafçı Patty Carroll, "Anonymous Women: Draped" serisini, kadınları ağır, renkli ve genelde desenli kumaşların altlarına saklayarak kurgulamış. İnsan, fotoğraflara bakarbakmaz meraklı gözlerle kadınları aramaya, hayal etmeye başlıyor. Mutlular belki, güvendeler, kırılmamış yenilgiye uğramamışlar. Ama nerdeler, nerede bu kadınlar? O kadar zor ki o kumaşların arasından bu kadınları seçmek. Saklanmayı, unutulmayı ve varolmamayı seçmiş onca kadın.
Saklambaç oyununda ulaşılabilecek en büyük zafer, kimseciklerin seni saklandığın yerde bulamaması mıdır? Hele ki, bu hayatta herkes için zafer kazanacak bir oyun mutlaka varken.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















































