20130305

nolur geri dönme



Maziye karışmaya ramak kalmış bir hikayenin peşinden gittik... Tek bir sözleriyle köylülere derman olan aşiret ağalarının peşinden, konakların hanların toprakların izinden, on senelik küskünlükleri barıştıran kalabalık sofraların ardından gittik. Gittik gitmesine de hikaye malda mülkte, ihtişamda, aşirette, kanı akıtılan kuzunun yahnisinde değildi, onu gördük.

Hikaye, hiç yolunun düşmeyeceğini düşündüğün dağlara çıkarken uçurumun tam kenarındaydı, uçsuz bucaksız bir boşlukta ateşlenen merminin kulağını sağır eden sesindeydi, Yunus'un hayret veren kızıl saçları ve Adnancan'ın Veliefendi'ye değil de o yemyeşil vadiye ait olduğunu farkettiğin andaydı. Dertlerinin tek dert olmadığını anladığın, kendini önemsemekten vazgeçip içindekine "nolur geri dönme" dediğin saniye asıl hikaye başladı!







fotoğraf çekmenin "içkime ilaç katmışlar sanırım" hali

Başka halleri de var tabii. "Photoshop'larım, harika olur" hali, "Öyle bir an yakalarım ki, bundan iyisi Şam'da kayısı" hali, Terry Richardson'un izinde "Flaşı patlatırım, hal mal kalmaz" hali, "Modumda değilim, çekerim sonrasına bakarız" hali...

Benim, Mango defilesinde düştüğüm hal ise, "elektrikler kesildi" den sonra, "olaylar benim kontrolüm dışında gelişti" durumunu en güzel şekilde meşrulaştıran klasikleşmiş bir Türk filmi hali..."içkime ilaç katmış olmalılar, deklanşöre bastığım anlardan parmağım ve ben sorumlu değiliz!" Tabii ki bu garip haller, bir saniye sonra çekilselerdi bambaşka olabilirlerdi, belki olduklarından daha da abes, belki çok daha güzel. Tümüyle tesadüfi!

Ama o gece, abesliği deklanşör zamanlamasıyla hiç de alakalı olmayan bir gerçek de vardı, yadsınamaz. Mango'nun hitap ettiği yaş grubunun hayli üzerindeki davetliler, işin abesliğini hiç düşünmeden gece kıyafetlerini üzerlerine geçirdikleri gibi Çırağan'daki o defileye katılmak yerine, belki de davetiyeyi usulca bir kenara bırakıp gerçekten ilgilendikleri bir yerlere gitmeyi tercih etmeliydiler... Fakir kızın, üzerine giyecek bir kıyafeti yokken sevdiği adamın ısrarına dayanamayıp 'o davet'e gitmemesi gerektiğini sıkı bir Türk filmi seyircisinin çok iyi bildiği gibi... Bile bile lades demenin bir anlamı yok.








20130225

hayaller sadece rüyalarda buluşmazlar!

 
Robert CAMPBELL... Onunkisi basit bir soyadı benzerliği! Warhol'un çorba konserveleriyle ya da Naomi'nin uzayıp giden simsiyah bacaklarıyla hiç bir alakası yok, yakından uzaktan! Onu ilgilendiren başka sular...

Renkli sular, tuzlu sular, organizmaların bol olduğu, üzerlerine Mark Rothko'nun tablolarının yansıdığı, derin ve karmaşık sular! Milyon dolarlık siyahi bacakların ve pop art çorba konservelerinin ötesinde derin, karmaşık, esaslı mevzular...

Çünkü mevzu bahis olan, Robert'in hayalleri! Hayatı boyunca hep yapmak istediği şey: Uçmak. 1964 yılında ilk uçuş dersini almaya başlıyor. Üç yıl sonra ufak bir kargo şirketi için gece uçuşları yaparak pilotluk kariyerine başlıyor. Bu sırada da San Francisco State College'da fotoğrafçılık derslerine katılıyor, pilotluktan sonraki ikinci büyük hayali! Fotoğrafçı Ansel Adams'la geçirdiği bir yaz kursu sırasında, ünlü hava fotoğrafçısı William Garnett ile tanışıyor ve en büyük iki hayali uçmayı ve fotoğrafı birleştirerek paha biçemeyeceği kariyerinin ilk adımlarını atıyor. 1968 senesinden itibaren Robert, hep arzuladığı 'hayal'i oluyor: Robert CAMPBELL - Hava Fotoğrafçısı. Google'a sorduğunda hemen çıkmayan ama mutlu bir CAMPBELL!

Robert'in San Francisco'daki derin ve karmaşık suları "Cargill Salt Ponds"un üzerinden ben de uçarak geçmek istiyorum. Uçamasam da, bu muhteşem fotoğraflardan bir tane kapıp yatağımın karşısındaki duvara asmak istiyorum. Hayallerin sadece "rüyalarda buluştuğu" yanılgısına düşmemek adına bir önlem niyetine!





Instagram

20130215

ya evde yoksam?

Ben, 'bir türlü evde yakalayamadığım' kişiyim. Halbuki benim tek dileğim, evde olmak. Kendimi evimde bulmak istiyorum: Kapıyı açmak ve içeride olmak!

Çok özlediğim bir dostumu evde bulmak için yapabileceğim şeyler belli. Telefonla aramak, açmıyorsa kapıcıyı aramak, olmuyorsa arabayı kuytu bir köşeye park edip eve giriş çıkış saatlerini takip etmek, sınırları zorlayıp uyku saatlerinde evi basmak veya havalı bir ev hediyesi alıp tekrar denemek gibi. Bir yolu muhakkak var, çünkü evin nerede olduğu belli ve o yakın arkadaşım Obama değil.

Peki ben Obama mıyım? Değilim.

Ama evin adresi belirsiz işte, ve tüm sorun da sanırım burada. Bu sebepledir ki iz sürmekten başka çarem kalmıyor. Mesela diyorum ki kendi kendime: "Arasıra da olsa, evde olduğum zamanlara dair beliren ipuçları var, tutun onlara sakın bırakma!": Bir atın boynuna sarıldığımda evimdeyim. Havanın is koktuğu zamanlarda, türk kahvesi içtiğim her anda, Alkent'in güvenliğinden geçtikten hemen sonra, trafiğin sinirimi asla bozmasına izin vermeyen vespa'mın tepesinde, Jane Eyre'in sayfalarının içinde, köpeğimin hamur kokan kulaklarını kokladığımda, demlenmiş çay eşliğinde başlamış her sohbette, nasıl göründüğümü iplemediğim ortamlarda, Bodrum'da geçirdiğim o yılbaşında, battaniyemin altında saklanıp yazı yazdığımda evimdeyim...

"Ve evinin adresine doğru giden bu ipuçlarını birleştir, işin geri kalanını Google Maps'e bırak." diyorum.

Fakat, ipuçları belli belirsizler, karışıklar, ender karşıma çıkıyorlar. Bazen ümidimi kaybetmiyor değilim. Ya evde yoksam.